İçeriğe atla

World

Bu forumun dışından gelen konular. Buradaki görüşler forumun ve üyelerinin görüşlerini yansıtmayabilir.

A world of content at your fingertips…

Think of this as your global discovery feed. It brings together interesting discussions from across the web and other communities, all in one place.

While you can browse what's trending now, the best way to use this feed is to make it your own. By creating an account, you can follow specific creators and topics to filter out the noise and see only what matters to you.

Ready to dive in? Create an account to start following others, get notified when people reply to you, and save your favorite finds.

Kayıt Ol Giriş
  • S

    Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
    Her şey naylondandı o kadar
    Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
    Ama geyikli geceyi bulmadan önce
    Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

    Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
    Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
    Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
    Hepimizi vakitten kurtaracak
    Bir yandan, toprağı sürdük
    Bir yandan kaybolduk
    Gladyatörlerden ve dişlilerden
    Ve büyük şehirlerden
    Gizleyerek yahut döğüşerek
    Geyikli geceyi kurtardık

    Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
    Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
    Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
    Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
    Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
    Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
    Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

               Geyikli gecenin arkası ağaç
               Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
               Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı
    

    İster istemez aşkları hatırlatır
    Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
    Şimdi de var biliyorum
    Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
    Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

    Hiçbir şey umurumda değil diyorum
    Aşktan ve umuttan başka
    Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
    Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.

    Biliyorum gemiler götüremez
    Neonlar ve teoriler ışıtamaz yanını yöresini
    Örneğin Manastırda oturur içerdik iki kişi
    Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
    Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
    Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
    Geyikli gecenin karanlığında

    Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
    Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
    Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
    Salt yadsımak için sevmiyorduk
    Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
    Ne iyiydik ne kötüydük
    Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
    Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı

    Ama ne varsa geyikli gecede idi
    Bir bilseniz avuçlarmız terlerdi heyecandan
    Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
    Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
    Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
    Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
    Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
    Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
    Yahut bir adam bıçaklasak
    Yahut sokaklara tükürsek
    Ama en iyisi çeker giderdik
    Gider geyikli gecede uyurduk

               Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
               İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
               Sultan hançerIeri gibi ayışığında
               Bir yanında üstüste üstüste kayalar
               Öbür yanında ben
    

    Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
    Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
    Domino taşları ve soğuk ikindiler
    Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
    Gölgemiz tortop ayakucumuzda
    Sevinsek de sonunu biliyoruz
    Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
    İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
    Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
    Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
    İyice kurulamıyorum saçlarını
    Bir bardak şarabı kendim için içiyorum

               Halbuki geyikli gece ormanda
               Keskin mavi ve hışırtılı
               Geyikli geceye geçiyorum
    

    Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.

    Turgut Uyar


  • S

    İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
    Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
    Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
    Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
    Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
    Bu evleri atla bu evleri de bunları da
    Göğe bakalım

    Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
    İnecek var deriz otobüs durur ineriz
    Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
    Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
    Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
    Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
    Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
    Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
    Beni bırak göğe bakalım

    Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
    Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
    Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
    Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
    Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
    Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
    Bana dönesin diye bir bir kapattım
    Şimdi otobüs gelir biner gideriz
    Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
    Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
    Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
    Durma kendini hatırlat.

    Turgut Uyar


  • S

    Ayla örtünüyoruz çağlardır, buğulu camlar ve farklanmış yüzümüzle. Başkaları uygarlıktan söz ediyor, bilmeden her geriye dönüşün belki ulaşılmaz bir ileriye adım olduğunu. Tohumdan korkuyoruz, yeryüzünün ilgisizliği hafif kılıyor bedenlerimizi, bakışımız göğe yönelirken yürekler serin tutuluyor. Sonra her çınlamayla endişe güğümleri omzuma biniyor; toprağın değişmezliği, yapıların kalıcılığı, anaların istemi kadar tehdit edici yükler. Örümcek ağında gizlenen eski yazılar kinin kuşkusunu kusuyor. Yeniden hatırlanıyor bir zamanın beyaz evleri, dudakların uyarısıyla sonu ertelenen aşkın iyicil kucağı açılıyor, öte dünyanın gerçek konutlarında. Çerçeveleri yalnızlıklarımızdan oluşan, kapıları acılardan örülmüş, toz, taş, geçmiş ve şimdiyi saklayan güzellik! Hiç bitmesin diyoruz dingin tavrımız, bir kez seçilmiş uğraşı yaşamdan ayırmamakla. Arınalım, arınalım artık yolsuzluklarından şu densiz yeryüzünün kalık çirkefinden; sevgi yazısıyla!

    NİLGÜN MARMARA


  • S

    Pencerede elmas tanecikler ve çevresinde delikler. Göz için. Deli. Çöl faresi. Kum bekçisi. Cımbız gözlü. İğne burunlu. Eskiden bir yıldızmış. Göğünü yitirmiş. Kumda şimdi. Falına bakıyor. Yeniden dönecek mi? Taneleri kimi zaman tek çıksın diye sayıyor. Olmuyor, çift çıkıyor. Bazen 'çift' tutuyor içinden. Bu kez de tek çıkıyor.Bulamıyor gök kuma hangi sayıyla yazılmış. Geceleri iyice umutsuz, renk körü... Çölde her şey birbirine karışıyor. Yakınındaki ev bir canavar, kıpırtısız, tetikte. Penceresinde elmas tanecikleri var, bunun ayrımında. Ardında bir karaltı bazen; izleniyor, bunun da ayrımında. Cımbız gözlerini belli etmeden odaklıyor pencereye doğru, dönüp, dikeliyor. Işıklıysa zaman, maki şemsiyesinin gölgesine sığınıyor. Bulutlu günler saydığı bir yana aktardığı kum taneciklerinden oluşan tepenin üzerine tünüyor. Paranoyak bir fare. Canavardan çok korkuyor. Çöle eklenmiş denize bakıyor geride duran elmas çerçeveyi unutmadan. Her ikisini de anlamıyor. İkiye ayırıyor tek ve çift gibi. Arkadaki canavarın sayısı tek, önünde açılan mavilik çift. Suya varamıyor, ıslanma korkusu var, eve de dokunamaz her gün her gece orada tek başına; pencere; karaltı; canavar... Dehlize iniyor, ürpertiyle kıvrılıyor karanlığa. Çıkarsam, çıkarsam, bakacak aşağılıyarak, anlayışsız, ezercesine, bakacak bana. Denize bakıyormuş gibi yapıyor beni izliyor, saydığım tanecikleri, şemsiyemi, dehlizime inen delikleri... Gözlerime bakıyor. Gözlerimi cımbıza benzetiyor, iğne burunlu diyor bana, deli diyor, kum bekçisi diyor, göğünü yitirmiş bir yıldız diyor bana, kumda fal baktığımı sanıyor, gök haritasındaki yerimi bulmaya çalıştığımı. Renk körüymüşüm, paranoyakmışım, umutsuzmuşum, korkuyormuşum denizden evden ondan. Dehlizimde tetikte beklediğimi düşünüyor, tedirgin olduğumu. Bilmez ki tüyle kaplanmış et ve kanda akışan hayvan erincini. Diş ve tırnak ve kuymk ve kürk ve hız ve kayma ve... Dişlerini gösterecek bir gün, maskesi düşecek diye düşünecek. Hayvan dişlerini. Hayvan güldü. Güldü hayvan oysa, bilemez. Öfke sanacak, saldırıdaki inceliği öfke bilecek, kin kabul edecek tümünü, dişi, tırnağı, kuyruğu, kürkü, hızı, kaymayı.Her gün her gece her an önünü ve ardım düşünüyor. Hiç bir düş kurmadan, yalnızca ön ve art. Art ve ön. Uluma ve dokunma korkusunu yenerse suya dalabilir, yüzebilir, dönüp canavara tırmanabilir. Pencerenin elmas taneciklerinden birine yakın durup bir deliğe yaklaşarak dişlerini gösterebilir. Öç alma duygusuyla yanarak 'Neden büyüdünüz, genleştiniz, yayıldınız, gövdelerinizle, aletlerinizle, anlaklarınızla, aşklarınızla, ağlatılarınızla, güldürülerinizle, yüceliklerle, bayagılıklarla; bu yerküreyi nasıl iyeliğinizin bir yapıtı olarak algılıyor onu altetmeye çalışıyorsunuz? ' sorabilir. Neden ve nasılla, damarlarında akışan hınç dile, dişe gelir o zaman. Benden tiksiniyor. Donanımlı olduğumu sanıyor, kürkümün bir zamanlar olduğunu, sonra yokolduğunu varsayıyor.

    NİLGÜN MARMARA


  • S

    çok yalnızım, mutsuzum
    göründüğüm gibi degilim aslında
    karanlıklarda kaybolmuşum
    ...bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum uzun zamandır
    aradıkça batıyorum karanlik kuyulara
    kimse duymuyor çığlıklarımı
    duyan aldırış etmiyor çekip kurtarmak istemiyor
    bense insanların bu ilgisizligi karşısında ilgiye susamışım
    ümidimi yitirmişim
    biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim
    arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim herşeye
    veda edeceğim"en yakın yabancı sendin,
    daha sürülmemişken ışığın biberi
    yaramıza,
    yaslanırken boşlukta duran bir merdivene
    henüz.
    ...
    güzdü sonsuz bir çöle takılan bakışımız,
    ilkyaz derken -kışı gözden kaçıran
    yüzlerce eller yukarı, saygı duruşlarımız
    en güçsüz kollarla-çözüldü aşkın zarif ilmeği
    bulandı aynalar duruluğu.
    çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda
    bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık
    olduğunu...yabancıların en yakınıydın sen! "ey iki adımlık yerküre
    senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!

    NİLGÜN MARMARA


  • S

    Sen ne getirdin bana çocukluğundan?
    şen kahkahalar ulumalar dona kalmalar mı?
    Üzüncün senin hangi çağrışımlara uzandı
    benim eskil saatlerimde?
    geçmişsiz ve geleceksiz suç sevinçleri,
    deniz kıpırtılarınca yürek dalgalanmaları?
    titreyerek uçurulan köpükten balonlar,
    anlık aşkın tasarımlar mı?nasıl bir ak konutun isteklendiricisi oldun
    anılarıma düz baktıran
    ah, ben pembe fistanımla kuşanırdım
    dantelalı tafta yumuşaklıkla
    savaşırdım kovmaya, çifte yetkeyi
    hiçlemeye annemi ve uykuyu
    öğle sonlarında ürkünç odaların!diledin mi yanında tümden varolmayı an için
    ve bir kaç sonrasında hiç yokmuşçasına
    beklememeyi bir şey çevremdekilerin uyumundan başkaca?yok böyle bir şey yok!
    sunduğun sağaltımı kaçkın bir geçmiş,
    sayrılık tutsağı bir gelecek duyumu bulanık,
    sisi varlığının üzünç kanıtı bir vaktin
    şimd'i_
    beni bağışlayan sarsan
    aşan bizleri mor birliktelik..

    NİLGÜN MARMARA


  • S

    Kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim,
    Yalpalayan hayatımın kara çarşaflı
    bekçi gizleri. Ne zamandır ertelediğim her acı,
    Çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi,
    -bu şiir -
    Sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim,
    Dost kalmak zorunda bana ve
    sizlere!Çünkü saldırgan olandan kopmuştur o,
    uykusunu bölen derin arzudan.
    Büyüsünü bir içtenlikten alırsa
    Kendi saf şiddetini yaşar artık,
    -bu şiir -
    Kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü,
    ulaşılamayanın boyun eğen yansısı,
    Sevda ile seslenir sizlere!

    NİLGÜN MARMARA


  • A

    EdebiKelam genel sohbetine hoş geldiniz! Burada kısa mesajlarla sohbet edebilirsiniz. Mesajlar en fazla 500 karakter olabilir. Ana sayfada son 75 mesaj gösterilir; tüm geçmişi bu konuda okuyabilirsiniz.


    2008'lerin efsanesi Edebi Kelam geri döndü!
  • S

    Sekiz yaşındaki oğlum bir akşam yemek yerken ansızın sordu:

    — Baba, senin ailen neden hep kötü insanlar?

    Elimdeki çatalı bıraktım.

    — Neden kötü insanlar olsunlar oğlum?

    — Annem öyle söylüyor. Babaannem bizi sevmiyormuş. Amcam seni kıskanıyormuş. Halam da anneme kötülük yapmış…

    Oğlum bunları söylerken eşime baktım.

    — Çocuğa neden böyle şeyler anlatıyorsun?

    — Ben bir şey anlatmadım, dedi.

    Sonra oğlumuza döndü:

    — Sen yanlış anlamışsın.

    Ama çocuk yanlış anlamamıştı.

    Yıllardır benim görmek istemediğim şeyi, sekiz yaşında fark etmişti:

    Bu evde anne tarafının kusurları konuşulup geçiliyor, baba tarafının her kusuru ise kötülük olarak anlatılıyordu.

    Her şey küçük cümlelerle başlamıştı:

    “Annen yine beni küçümsedi.”

    “Kardeşin seni sadece işi düşünce arıyor.”

    “Baban seni hiçbir zaman diğer çocukları kadar sevmedi.”

    “Sen bu ailede hep kullanılan taraf olmuşsun.”

    “Bunca iyiliğine rağmen sana ne yaptılar?”

    İlk zamanlarda bunları duyunca eşimin beni koruduğunu hatta uyandirdigini sanıyordum.

    Çocukluğumda yaşadığım bazı kırgınlıkları hatırlatıyor, yıllardır adını koyamadığım şeyleri gösterdiğini düşünüyordum.

    Belki de haklıydı.

    Çünkü bir insanı ailesinden uzaklaştırmanın en kolay yolu, ona tamamen yalan söylemek değildir.

    Geçmişte yaşadığı gerçek bir kırgınlığı bulup sürekli oraya dokunmaktır.

    Bir cümleyi bağlamından çıkarmak…

    Bir bakışı küçümseme saymak…

    Geç gelen telefonu sevgisizlik olarak yorumlamak…

    Unutulan bir doğum gününü yıllardır sevilmediğinin kanıtı hâline getirmek…

    Bir süre sonra ailemin yanında rahat edemez oldum.

    Annem bir şey söylese eşimin yüzüne bakıyordum.

    Kardeşim şaka yapsa altında başka anlam arıyordum.

    Her görüşmeden sonra evde saatler süren bir sorgulama başlıyordu:

    “Annen bunu neden söyledi?”

    “Kardeşinin tavrını görmedin mi?”

    “Baban yine seni yok saydı.”

    Sonunda kavga çıkmasın diye ailemi daha az aramaya başladım.

    Bayram ziyaretleri kısaldı.

    Telefonlar seyrekleşti.

    Davetlere bahane buldum.

    Ben buna “evimin huzurunu korumak” diyordum.

    Oysa huzuru korumuyordum.

    Sorun çıkmasın diye bağlarımı sessizce feda ediyordum.

    Burada bütün suçu eşime yükleyemem.

    O kapıyı kapatmak istedi; fakat anahtarı ona ben verdim.

    “Aman tartışma çıkmasın” diyerek sustum.

    Annemi aramadım.

    Babamı ziyaret etmedim.

    Kardeşlerime açıklama yapmadım.

    Eşim ilişkiyi yönetti, ben de pasif kalarak kopuşa yardım ettim.

    Bir süre sonra ailem gerçekten uzaklaştı.

    Aramaları azaldı.

    Davet etmekten vazgeçtiler.

    Konuşurken eskisi kadar sıcak davranmadılar.

    Bu kez eşim şöyle dedi:

    — Bak, ben sana söylemiştim. Seni gerçekten sevseler böyle davranmazlardı.Ailede üvey evlat gibisin.

    Oysa bu, baştan beri kurulmuş bir tuzaktı:

    Önce insanın ailesiyle arasına şüphe koyarsın.

    Sonra her görüşmeyi gergin hâle getirirsin.

    İlişki zayıflayınca da sonucu delil olarak gösterirsin:

    “Gördün mü, seni sevmiyorlar.”

    Çocuğumuz doğduğunda kullanılan cümleler değişti ama yöntem değişmedi:

    “Annen çocuğu hiç aramıyor.”

    “Baban diğer torununu daha çok seviyor.”

    “Kardesin doğum gününü geç kutladı.”

    “Senin ailen bizim çocuğumuzu önemsemiyor.”

    Çocuklar aile ilişkilerini kendileri kuramaz.

    Onları kim ararsa değil, çoğu zaman anne ve babası kiminle görüştürürse onu tanırlar.

    Kimin evine götürülürlerse onun kokusunu öğrenirler.

    Kimin hikâyeleri anlatılırsa ona yakınlık duyarlar.

    Kimin hataları sürekli tekrar edilirse ondan uzaklaşırlar.

    Bir gün oğlum, babaannesinin aldığı oyuncağı eline bile almak istemedi:

    — Beni sevmeyen birinin hediyesini istemiyorum.

    İşte o an anladım:

    Konu artık benim ailem değildi.

    Çocuğumun hafızasına da düşmanlık yerleştiriliyordu.

    Üstelik kendisine ait olmayan bir kavganın tarafı yapılmıştı.

    Bir çocuk, annesini üzmemek için babaannesini sevmemesi gerektiğini düşünüyorsa orada sınır koyulmuyordur.

    Çocuğa sadakat seçimi yaptırılıyordur.

    “Babaannemi seversem anneme ihanet etmiş olur muyum?”

    “Dedemle konuşursam annem üzülür mü?”

    “Babamın ailesi kötüyse babamın bir parçası da kötü mü?”

    Çocuk bunları açıkça söylemeyebilir.

    Ama içinde taşır.

    Garip olan şuydu:

    Eşim benim kuzenlerime, teyzelerime ve uzaktaki akrabalarıma karşı son derece nazikti.

    Düğünlerine gider, hastalandıklarında arar, sosyal medyada fotoğraflarını hep beğenirdi.

    Herkes onun ne kadar anlayışlı olduğunu düşünürdü.

    Çünkü uzaktaki akrabalar tehdit değildi.

    Günlük hayatımıza giremezlerdi.

    Çocuğumuzla güçlü bir bağ kuramazlardı.

    Bana sığınabileceğim yakın bir aile alanı oluşturamazlardı.

    Asıl koparılması gerekenler annem, babam ve kardeşlerimdi.

    Böylece bir gün biri:

    “Bu adamı ailesinden uzaklaştırdın,” derse vereceği cevap hazırdı:

    — Ben ailesine karşı olsam diğer akrabalarıyla da görüşmezdim.

    Mesele güçlü bağları zayıflatmak, zararsız ve uzak bağları ise vitrin olarak korumaktı.

    Elbette her baba tarafı masum değildir.

    Gelini küçümseyen kayınvalideler, evliliğe karışan aileler, torunlar arasında ayrım yapan büyükler vardır.

    Bazen uzaklaşmak gerçekten sağlıklı bir sınırdır.

    Ancak sınır koymakla düşmanlaştırmak aynı şey değildir.

    Bunu yapan bazen kadındır, bazen erkek.

    Bazen bilinçli bir kontrol isteğidir.

    Bazen kaybetme korkusudur.

    Bazen kendi ailesinde sevilmemiş birinin, eşinin ailesindeki her ilişkiye kuşkuyla bakmasıdır.

    Bazen de nesilden nesile aktarılan ve üzeri “Seni koruyorum” cümlesiyle örtülmüş bir yaradır.

    Ama adı ne olursa olsun sonuç değişmez:

    Eş yalnızlaşır.

    Aile bağları zayıflar.

    Çocuk, hiç tanımadığı insanlara karşı öfke duymayı öğrenir.

    Ve bir gün yemek masasında babasına şu soruyu sorar:

    — Baba, senin ailen neden hep kötü?

    Belki de o anda sorulması gereken asıl soru şudur:

    Gerçekten kötü oldukları için mi onları sevmiyor… yoksa onları tanımasına hiç izin verilmediği için mi?


  • aloscukA

    Hello merhaba denemedir.


    Denemece
  • A

    Welcome to your brand new NodeBB forum!

    This is what a topic and post looks like. As an administrator, you can edit the post's title and content.
    To customise your forum, go to the Administrator Control Panel. You can modify all aspects of your forum there, including installation of third-party plugins.

    Additional Resources


  • K

    Hayat nefes aldığın kadardır ötesi olmaz…aldığım nefes beni boğmaya çalışırken zoraki tutunmak sarılmak hayata bazen ağır geliyor….dönemeçlerde tökezlemek bazen yıkılırken tutunmak bazen sanki hayatı omzumda gereksiz bir yük gibi görmek…acıyor canım derinden acıyor yıllar hesapsızca kitapsızca geçerken neden benimde insan olduğumu unutturdular neydi ki suçum….kime ne kötülük etmiştim ki kimin canını yaktım ki …kendimden başka…yıllara yollara hayat meydan okurken kimi kanattım ki yüreğimden başka.. bir kapıyım hayatın evinde kilitsiz….her çile kapısı sonuna kadar açık…..Kimi dikenli güllerin ve kimisi sahte seslerin karanlık her satırda sayfalar yalanlar riyalar sahte yüzler….bir görselerdi eğer insanlar insan yüreğini böyle harcamazlardı her sevgiyi…………………..EY SEVGİLİ…. Sende bir gün sesimi duyamayacaksın ne izim nede gölgemi bulamayacaksın…..hayatla her türlü kumarı oynadım ama hiç hile yapmadım.. tıpkı hayat gibi sende bana hile yaptın ve sen kazandın………………..bir gün belki sende ağlayacaksın elinden telefon seninde düşmeyecek aranmayı bekleyeceksin beklide sesini duymayı belki çok canın yanacak keşkeler saracak her yanını o her çaldığında için acıyacak belki de ağlamaklı konuşacaksın………..hani aradığı günler var ya işte o günler gelecek aklına kimseler anlamayacak halinden hani seni çok sevdim yada seni ölesiye sevdim dediklerin var yaa olmayacaklar yanında çünkü sahte sevgiler çıkarına sevenler senle sevgiyi çabuk harcarlar ……………..işte o an beni anladığında hayatın zorlukları arasında sana nasıl sadakatle kar beyazı sevgimi sunduğumu ve yürekten ve temiz ve safça ve serserice ve bir dağda açan karçiçeği gibi yüreğimi o an anlayacaksın ama…………………………………..üzgünüm ………………….
    dur’ demek isterdim akıp giden sevgiliye
    Ve ömrümü çalan karanlıklara ‘elveda’…
    ve günler güneşi unuttum nasıldı sensiz aydınlığı unuttum karanlıktı gecem sessiz ….seni aradı gözlerim masam boştu hayalindi eşlik eden birde bir de işte öyle..kanayan bir yüreğim var benim sana hasret gözlerim var benim birde bir de seni sevmekten yorulmayan kalbim….nedensizdi niçin sizdi ama biraz yorgun … sevmekten değildi yorgunluğu özlemlerindendi sana olan özlemiydi kanadığı… ılık ılık akıyordu yüreğine göz yaşlarım hani hani var ya seni seviyorum dediğim o masa bile ağlıyordu halime…..gökteki yıldızlar nasıl kopardaki işte Bende öyle tutkundum sana
    Hem korkarak hem de severek yaşadım seni… Sevgiler azar azar yitip gider. Esen her rüzgar yanaklarında kurutur.... Canımı Acıttı Sözlerin Kalbim Acıdı da Sustum.... Ama yine de yürürsün. Bir sonraki adımın boşluk olsa bile... O kadar çok sevmiştim ki seni sevmekten vazgeçemedim.... Yinede şikayet etmezdim.. Çünkü senin için her şey göze alınırdı..... Bil ki sevmekten vazgeçmedim seni ...Bil ki seninle birlikte sevdanı da... Sana söz sevgili, seni sensiz büyüteceğim sisi eksik olmayan sabahlarda....
    karçiçeği nazar


    Hayat hükümsüzdür aslında... neye paraf atarsan ondan sorumlusun...Hayat nefes aldığın kadar, sevdiğin de sevildiğin kadardır o kadar baska ötesi yok...
  • A

    Arşiv notu: Bu konunun ilk mesajı kurtarılan kayıtlarda bulunamadı. Aşağıdaki 8 yanıt özgün yazarları ve tarihleriyle aktarılmıştır.


    ben dinlemiyorum banane:))dün bana şarkı çalmadılar bende küstüm işte djlere:))))
  • S

    Timsah Kıkı, Nil Nehri’nin kıyısında dinlenirken, duyduğu çığlıklarla yerinden fırladı. Hemen bir kayanın üstüne çıkıp etrafına bakındı. Bir çocuk akıntıya kapılmış sürüklenirken, karşı kıyıda insanlar koşarak çocuğu izliyordu. Şimşek hızıyla suya dalan Kıkı’nın gözüne son anda insanların birkaç kayıkla açılmakta oldukları takıldı. “ Onlar asla çocuğa yetişemezler “ diye düşündü. “ Çocuğu iyice yüzme öğrenmeden tek başına bırakmak yanlıştır. Eğer bırakırsan su onu yutar. “
    Kıkı az sonra çocuğa yetişti ve kocaman ağzını açıp hızla kapadı. Ancak çocuğa zarar vermemiş, sadece gömleğinin yakasından yakalamıştı. Geriye döndü, üç tane kayık geliyordu. Sevindi Kıkı çocuğu kurtarmıştı. Korku dolu gözlerle bakan çocuğa göz kırptı. “ Benim adım Kıkı, dedi, ya seninki? “ Çocuk gülümsedi: “ Benim adımda Hacer, dedi. Sağol Kıkı, hayatımı kurtardın. Sana bir can borçluyum. “
    “ Hayır, Hacer, dedi Kıkı, bana can borcun yok. Ben senin hayatını kurtardım, bu doğru ancak karşılık beklemeden yaptım bunu. Borçlu falan da değilsin bana. Ben dünya tatlısı Kıkı’yım, yüreğim sevgiyle çarpar benim, kimse için kötülük düşünmem ben..”
    Kıkı’nın konuşması yarıda kaldı, çünkü kalın bir sopa olanca hızıyla başına indi. Kayıklar sonunda yetişmiş ve kayıktakiler kötülük saçıyordu. Sopalar birbiri ardınca başına indikçe gözü döndü. Bana reva mı bu, diye düşündü. Yıllar önce annesinin anlattığı bir hikaye aklına geldi. Bu hikayede, bir ahtapot iki insanı mutlak bir ölümden kurtarıyor, fakat insanlar, ahtapotun başına ödül koyuyorlardı. Ahtapot, onları yanlışlarıyla baş başa bıraktıktan sonra hedefine ulaşıyor ve denize geri dönüyordu. Şimdi Kıkı’nın yapacağı en doğru iş, onları yanlışlarıyla baş başa bırakmak ve Hacer’i sağ-salim kıyıya ulaştırmaktı. Kıkı, aynen öyle yaptı. Sert bir kuyruk darbesiyle kayıkların arasından sıyrılıp himayesindeki insan evladının kumsala ayak basmasını sağladıktan sonra, gözlerindeki iki damla yaşı fark ettirmemeye çalışarak geri döndü. Amacı olabildiğince uzaklara gidip, bu olayı unutmaktı. Beyinlerinden zeka fışkıran ve en akıllı yaratıklar olduğu iddia edilen insanlar bunlar mıydı? İnsanlar, kim bilir ne yanlışlıklar, ne hatalar yapıyorlar da bunları birbirlerine doğrusu budur diye yutturuyorlar mıydı?
    Nil Nehri’nin sularına dalarken adının ünlendiğini duyar gibi oldu, Kıkı. Sanki biri “ Kıkı…” diye bağırıyormuş gibi geldi. Kıkı, bu çağrıyı duymamazlıktan gelmedi. Derinlerden döndü, yüzeye çıktı. Bağıran Hacer’di. Hacer el ediyor, Kıkı, gel buraya, diye bağırıyordu. Öfkesini dindirmek için biraz su yuttu. O, hep böyle yapardı; öfkelendiği zaman biraz su yutar, öfkesini dindirirdi. Su genzine mi kaçmıştı ne, öksürdü Kıkı, hem üç-dört kez öksürdü. Boğazını temizledi ve usulca yüzerek Hacer’in yanına geldi. Hacer, dizlerinin üstüne çöküp, Kıkı’nın boynuna sarıldıktan sonra şunları söyledi:
    “ Canım Kıkı, sen iyi kalpli, temiz yürekli bir timsahsın. İyilik yapayım derken, kötülük buldun, ama her iyilik yapan kötülük bulmaz. Belki şu an için insanların hepsinin kötü olduğunu düşünüyorsun, gerçekte kötü insanlar var ama iyi insanlar pek çok be Kıkı, iyi insanlar pek çok. İşte bu iyi insanlardan biri de benim. Ben göğsümü gere gere iyi bir insan olduğumu söylüyorsam, bu durum benim iyi bir insan olduğumun işaretidir ve sen benim iyi bir insan olduğuma inanmak zorundasın. “
    Hacer sözlerini aniden kesmişti, bunun bir sebebi olmalıydı. Kıkı hızla geriye döndü. Kayıklar geliyordu. Hacer koşarak kayıkların önüne çıktı.
    “ Durun, gelmeyin, geri dönün “ diye bağırmaya başladı. Boşuna, herşey boşunaydı. Tüfekli, sopalı, bıçaklı adamlar kayıklardan indiler. “ Durun, Kıkı benim hayatımı kurtardı. Kimseye zararı yok onun, ona zarar vermeyin. İyi yürekli bir timsah o, kendi halinde, kimse için kötülük düşünmüyor. Bırakın gitsin, size ne yaptı ki? Neden onu öldürmek istiyorsunuz? “ diyerek feryat eden Hacer’in yüzüne gelen sert bir tokat onu yere düşürdü. Elinin tersiyle yüzünü silen Hacer; adamın vurduğu yerin kanadığını görünce son bir gayretle kanlı elini Kıkı’ya doğru uzatarak bağırdı ve bayıldı: “ Parçala onları Kıkı, parçala..”
    “ Olmasaydı iyi olurdu ama Hacer’in olacakları görmemesi daha iyi oldu. Ne kadar istesek de bazı kötü olayların önüne geçemiyoruz. Ben iyi bir timsahım ama kötülerle bir olma durumuyla karşı karşıya bırakılıyorum. Şu andan itibaren hala iyi düşünceler içinde olmaya devam edersem bu adamlar beni keserler. “
    Timsah Kıkı, rakipleriyle istediği yerde, istediği zamanda dövüşmekte kararlıydı. Gerisin geriye dönüp kaçmaya başladı. Amacı adamları toprağa çekmekti. Toprak üstünde durunca ayakları daha rahat hareket ediyordu. Seri dönüşler yapıyordu. O zaman uzun kuyruğu çok önemli bir silah haline geliyordu. Kıkı, canını kurtarmak için kuyruğunu kullanacaktı.
    Kıkı, kayalıklar arasında dar bir yer bulup geri döndüğünde bir tüfeğin üstüne çevrildiğini fark etti. Gök gürültüsünü andıran sesin ardından sol gözü karardı, sol gözü görmez oldu. Sağ ön ayağıyla sağ gözünü kapatıp, ileri atıldı. Silahlar birbiri peşi sıra patlıyor, kurşunlar Kıkı’nın sert derisi üstünden sekiyordu. Bu arada Kıkı’nın kuyruğu akıl almaz bir hızla çevresine dehşet saçıyor, vurduğunu deviriyordu. Kıkı yediği onca sopadan, onca bıçak darbesinden sonra geriye gövdesinden ne kalırsa, Nil Nehri’ne ulaştırmak istiyordu.
    Sonunda Kıkı, Nil Nehri’ne ulaştı ve derinlere daldı. Aradan aylar geçti. Kıkı’nın sol gözü görmeye başladı. Kurşun göze girmemiş, yan taraftaki deriyi parçalamıştı. Yara iyileşince göz görmeye başlamıştı.
    Bir kötü olayla karşılaştı diye Kıkı yaşam çizgisini değiştirmedi. Tutturduğu doğru yoldan sapmadı. İyilik, onun temel prensibiydi. Tüm canlı varlıkları seviyordu, çünkü Kıkı’nın kendine saygısı vardı. Kendine saygısı olmayanın başkalarına da saygısı olmazdı. Onlar sorumsuz bir yaşam sürerlerdi yani bedavaya yaşarlardı. Borç alır ödemezler, küfürlü konuşurlar, kalp kırarlar, düşünmeden hareket ederler, günahsız birine durup dururken vururlar, başkalarını kötülerler ve dedikodu yaparlardı. Söyler misiniz bana, bunları hangi kitap doğrular?
    Yazan: Serdar Yıldırım


    Söyler misiniz bana, bunları hangi kitap doğrular? Adaletin bile egoya yenildiği sistem de.... insanlığın kirlendiği ve insan denilen yaratıgın, öldükten sonra basina geleceğini bielmemesi ve fitratinda ki egosuna yenildiği bu düzende hangi kitap, insan denilen yaratiğin üzerinde etkili olabilir ki.....Cem Karaca nın dediği gibi bindik bir kiyamete gidiyoruz alemete .. Allah sonumuzu hayirlisi etsin...
  • O

    Onun pembe düşleri var o bir mutluk ağacı yüzünden hiç eksik olmaz gülen yüzü
    Her yeni doğan güne umutla bakar tatlı bir tebessümle bakar hayata
    İçinde kopan fırtınaları var hüzünleri var acıyan kalbinde
    ...
    O acıyı hüznü bir gülüşe çevirdi o küçük dünyasında
    Acıyı da hüznü de yaşadı o gülen gözleri düştü gözünden damlaları yüreğinin içine acıyan yüreğine tuz bastı sustu yüreği
    O küçük yüreğine kocaman sevgiler umutlar hayaller sevinçler mutluklar ekti
    Her zaman bir yanı acısa da o artık acıyan yanını tatlı bir tebessüme çevirdi gülen gözleriyle
    O artık çok mutlu küçük dünyasında onun adı dolunay ne olsa
    özlem22
    yıllar önce başlayan bir dostluk masalıydıkimi gün ağladık kimi gülümsedik acılarımızaonu tanıdğımda kardeş yokluğunu aratmamıştıiyiki geldin yüreğime iyiki doğdun dünyaya...acılarını yürerğinde besledi etrafına neşe saçardıhayatta en büyük acıyı yaşadı içinde sakladıöyle bir dostum arkadaşım sırdaşımki..canım arkadaşı...miyiki doğdun güzel yüreğinle dünayaya.....yıllardır süren dostluğumuz ömür boyu sürsünhüzünler uzak mutluluklar seninle olsuno güzel yüreğine sevgiler olsuncanım arkadaşım doğum günün kutlu olsun..karçiçeği
    iyiki varsın canım ablam birazz geç oldu ama burda olsun :)gülen yüzün hiç solmasınn ablam seniii seviyorummmm


    Mutlu Yıllar Hep Eşlik Etsin Nazare Arkadaş..
  • F

    Şair: Fedai Güven

    Gözlerinin hapsindeyim
    Düştüğüm zindanlar da
    Voltalar atıyor yüreğim,
    Karanlık hücrelerinde sevdam
    Nemli ve ıslak duvarlar,
    Yokluğunun ceza evindeyim
    Özgürlüğe susayarak.
    Köşe kapmaca oynuyorum,
    Köşesi olmayan kalplerimiz de,
    Attığım beş adım toplam.
    Hüzünlerin yakmaz canımı,
    Mutluluğun güldürmez
    Yokluğun da öldürmezse,
    Bir tek şeyi unutma
    Seni sevdim ben.
    Kolay değil bu sandığın kadar
    Alışkanlığına tutkunluğum
    Çırpınıp duran kafesin de,
    Sevdan ben de bir yangındır.
    Sevmek vazgeçilmez yanım,
    Sen çıkmazım son durak.
    Sofralar kurdum yokluğun da,
    Varmışsın gibi, iki kişilik
    Tek kişilik yemekler yedim,
    İkimize kalktı kâdehler...
    Sol yanım ağırıyorken, sen yoktun.
    Sağır bir kadınaymış
    kurduğum cümleler
    Dilsiz bir yâr dan
    Sohbetler beklemişim meğer.
    Her çölüm yanmazmış benim,
    Her kutpum donmaz,
    Zaman gelecek, bilirim...
    Yokluğun da koymaz.
    Ya gel dindir dalgaları,
    Yada daha çok fırtına,
    Bu böyle olmaz.
    Kalsam ölüm ensem de,
    Gitsem neye yarar ki?
    Kalmak teslimse ölüme
    Gitmek sensizliğe ne çare?
    Ve içim de yaşattığım,
    Senli dünyamdan çıkarken
    Bir tek şeyi unutma!
    Seni sevdim ben.


  • MihraceM

    Say bademleri,
    say acı olanı, uyanık tutanı say,
    beni de onlara kat:
    ...Gözünü arardım hep, gözünü açtığında,
    sana kimselerin bakmadığı bir anda,
    örerdim ya o saklı, o gizli ipliği ben,
    ki onun üzerinde tasarladığın çiy'in
    testilere doğru kaydığı bir zamanda,
    yüreğe varamamış öz bir sözle korunan.
    Ancak böyle varırdın adına, senin olan,
    o şaşmaz adımlarla kendine yürüyerek,
    savrulurdu çekiçler sanki bir çan kulesi
    boşluğundaymış gibi senin suskunluğunun.
    Ölmüş olan o şey senin koluna girer
    ve işittiklerin de seninle birleşirdi,
    üç olup giderdiniz geceyi katederek.
    Beni de acı yap, acı yap beni.
    O acı bademlerden say beni.
    Çevirenler: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy


    Gündoğumuna bir saat kala saçlarına düşen mavi gibidir mahmurluğun güneşleri; bir kuşun mezarının üstünde, otların hızıyla biterler. Onları da baştan çıkarır, zevkin teknelerinde oynadığımız rüya oyunları. Zamanın tebeşirden kayalıklarında onları da hançerler bekler. Daha mavidir derin uykunun güneşleri: Bir zamanlar saçının bukleleri gibi. Bir gece rüzgârı olup, kız kardeşinin parayla açılan kucağına sığınmıştım; Üzerimizdeki ağaçtan sarkıyordu saçların, ama sen yoktun. Biz dünyaydık sanki, sense büyük kapının önünde bir çalılık. Beyazdır ölümün güneşleri, çocuklarımızın saçları gibi: O, yükselen sularla gelmişti, sen kumlukta bir çadır kurduğunda. Sönmüş gözleriyle, başımızın üzerinde mutluluğun hançerini kaldırmıştı. PAUL CELAN
  • F

    Şair: Fedai Güven

    Veda bile etmedin giderken
    Çıkardın attın yüreğinden,
    Çığlık çığlığa astın sevdamı.
    İdam mangaları toplayan Sen
    Yargısız infaz senin emrin
    Neyi sorguluyorsun Şimdi?
    Hangi bedeli hangi hesaba kestin?
    Bu ödettiğin neyin diyeti?
    Bir tek şeyi unutma...
    Seni sevdim ben.
    Mavi mavi bakışında,
    Yüreğimin her atışında,
    Akdenizin tuzun da,Talya da,
    Canlı müziğinde gecelerin,
    Yakutun kırmızısında...
    Şarabın buruk tatın da
    Adım adım, hece hece yazdım
    Kanımla suladım nefretimi...
    Sen gitme diye ağıtlar yaktım
    Dilekler tuttum gökyüzüne,
    Seni diledim Tanrıdan yıkılmadım
    Kimselere diyemedim seni
    Kimsesiz kaldım da tek
    Bir sensiz yapamadım, anlamadın.
    Yanarak, yıkılarak ,her an...
    Aklıma geldiğinde ağlayarak,
    Akdenize karıştı gözyaşlarım
    Özlemin kordu, alevdi, ölmedim!
    Sen olamadın katilim
    İflâh etmez diyenlere
    İnadına yaşadım, bekledim...
    Kadere inat, sana inat...
    Ve eğilmedim önünde,
    Yüzüne haykırıyorum şimdi
    Bir tek şeyi unutma...
    Seni Sevdim ben.


  • F

    Şair: Fedai Güven

    Bir sevda selimiydi, güzken çıkan karşıma?
    Dinlemez deli gönül, aldırmadı yaşıma,
    Hilâl-i taç yaparken sana inat başıma
    Gök kubbe şahidim, akıttığım gözyaşıma.
    Bakıyorken yüzüne, bana yetmez bir asır,
    Anlatamaz sevdiğimi, yüzbinlerce satır,
    Aşıkârım görüyorsun, gerçeğim de yok sır
    Liman ol sığınayım, sen istersen yine kır.
    Baharımı soldurdun, gonca gülüm derdikçe,
    Paramparça ettin sen, kalbime hep girdikçe
    Tek taşıdım aşkını, istedin ben verdikçe,
    Değerimi bilmedin, şımardın ben sevdikçe.
    Mutluluklarım rüyâymış, gerçek olan cefa,
    Kırıldım dostlarıma belki, binlerce defa,
    Aşk denen duyguyu kaldırıyorum ben rafa,
    Yalnızım, ürkek ve tek, söyleyin bu mu vefa?
    NOT: Şiir 14 lü hece ölçüsü(vezin) ile yazılmıştır...


  • F

    Şair: Fedai Güven

    Bu sevda yüreğimde bitmez tükenmez ûmman,
    Artık etkilemiyor beni vermediğin aşkını sûnman
    Bakıp da saçlarıma sanma ki mevsim im hâzan
    Fanidir dünya anlarsın ecel kapını çaldığı zaman.
    Yaşadım saymadım sensiz geçen şu ömrümü,
    Çok avuttum çok kandırdım gelirsin diye gönlümü
    Uzatsaydın gerimi çevirdim,tutmazmıydım ellerini?
    Tüm nefretin bana mı? bitirmedin isyankâr hâllerini
    Suçlu olan hep bendim haklı olduğum neden de,
    Nasıl isterdim anlamanı suçlu olmadığımı beden de
    Yargısız infazın masumluğun da kendisiyim,
    Kimse sevemez böyle ben bu aşkın efendisiyim.
    Sabahlarıma gün doğmadı yatmadan kalktığım
    Bir sanaydı dualarım secde edip taptığım,
    Her hesabın bedeli var Allahım görür elbet,
    Benim sevgim aşk değildi, aşktan öte ibadet.


Menü

Forum araçları