Sekiz yaşındaki oğlum bir akşam yemek yerken ansızın sordu:
— Baba, senin ailen neden hep kötü insanlar?
Elimdeki çatalı bıraktım.
— Neden kötü insanlar olsunlar oğlum?
— Annem öyle söylüyor. Babaannem bizi sevmiyormuş. Amcam seni kıskanıyormuş. Halam da anneme kötülük yapmış…
Oğlum bunları söylerken eşime baktım.
— Çocuğa neden böyle şeyler anlatıyorsun?
— Ben bir şey anlatmadım, dedi.
Sonra oğlumuza döndü:
— Sen yanlış anlamışsın.
Ama çocuk yanlış anlamamıştı.
Yıllardır benim görmek istemediğim şeyi, sekiz yaşında fark etmişti:
Bu evde anne tarafının kusurları konuşulup geçiliyor, baba tarafının her kusuru ise kötülük olarak anlatılıyordu.
Her şey küçük cümlelerle başlamıştı:
“Annen yine beni küçümsedi.”
“Kardeşin seni sadece işi düşünce arıyor.”
“Baban seni hiçbir zaman diğer çocukları kadar sevmedi.”
“Sen bu ailede hep kullanılan taraf olmuşsun.”
“Bunca iyiliğine rağmen sana ne yaptılar?”
İlk zamanlarda bunları duyunca eşimin beni koruduğunu hatta uyandirdigini sanıyordum.
Çocukluğumda yaşadığım bazı kırgınlıkları hatırlatıyor, yıllardır adını koyamadığım şeyleri gösterdiğini düşünüyordum.
Belki de haklıydı.
Çünkü bir insanı ailesinden uzaklaştırmanın en kolay yolu, ona tamamen yalan söylemek değildir.
Geçmişte yaşadığı gerçek bir kırgınlığı bulup sürekli oraya dokunmaktır.
Bir cümleyi bağlamından çıkarmak…
Bir bakışı küçümseme saymak…
Geç gelen telefonu sevgisizlik olarak yorumlamak…
Unutulan bir doğum gününü yıllardır sevilmediğinin kanıtı hâline getirmek…
Bir süre sonra ailemin yanında rahat edemez oldum.
Annem bir şey söylese eşimin yüzüne bakıyordum.
Kardeşim şaka yapsa altında başka anlam arıyordum.
Her görüşmeden sonra evde saatler süren bir sorgulama başlıyordu:
“Annen bunu neden söyledi?”
“Kardeşinin tavrını görmedin mi?”
“Baban yine seni yok saydı.”
Sonunda kavga çıkmasın diye ailemi daha az aramaya başladım.
Bayram ziyaretleri kısaldı.
Telefonlar seyrekleşti.
Davetlere bahane buldum.
Ben buna “evimin huzurunu korumak” diyordum.
Oysa huzuru korumuyordum.
Sorun çıkmasın diye bağlarımı sessizce feda ediyordum.
Burada bütün suçu eşime yükleyemem.
O kapıyı kapatmak istedi; fakat anahtarı ona ben verdim.
“Aman tartışma çıkmasın” diyerek sustum.
Annemi aramadım.
Babamı ziyaret etmedim.
Kardeşlerime açıklama yapmadım.
Eşim ilişkiyi yönetti, ben de pasif kalarak kopuşa yardım ettim.
Bir süre sonra ailem gerçekten uzaklaştı.
Aramaları azaldı.
Davet etmekten vazgeçtiler.
Konuşurken eskisi kadar sıcak davranmadılar.
Bu kez eşim şöyle dedi:
— Bak, ben sana söylemiştim. Seni gerçekten sevseler böyle davranmazlardı.Ailede üvey evlat gibisin.
Oysa bu, baştan beri kurulmuş bir tuzaktı:
Önce insanın ailesiyle arasına şüphe koyarsın.
Sonra her görüşmeyi gergin hâle getirirsin.
İlişki zayıflayınca da sonucu delil olarak gösterirsin:
“Gördün mü, seni sevmiyorlar.”
Çocuğumuz doğduğunda kullanılan cümleler değişti ama yöntem değişmedi:
“Annen çocuğu hiç aramıyor.”
“Baban diğer torununu daha çok seviyor.”
“Kardesin doğum gününü geç kutladı.”
“Senin ailen bizim çocuğumuzu önemsemiyor.”
Çocuklar aile ilişkilerini kendileri kuramaz.
Onları kim ararsa değil, çoğu zaman anne ve babası kiminle görüştürürse onu tanırlar.
Kimin evine götürülürlerse onun kokusunu öğrenirler.
Kimin hikâyeleri anlatılırsa ona yakınlık duyarlar.
Kimin hataları sürekli tekrar edilirse ondan uzaklaşırlar.
Bir gün oğlum, babaannesinin aldığı oyuncağı eline bile almak istemedi:
— Beni sevmeyen birinin hediyesini istemiyorum.
İşte o an anladım:
Konu artık benim ailem değildi.
Çocuğumun hafızasına da düşmanlık yerleştiriliyordu.
Üstelik kendisine ait olmayan bir kavganın tarafı yapılmıştı.
Bir çocuk, annesini üzmemek için babaannesini sevmemesi gerektiğini düşünüyorsa orada sınır koyulmuyordur.
Çocuğa sadakat seçimi yaptırılıyordur.
“Babaannemi seversem anneme ihanet etmiş olur muyum?”
“Dedemle konuşursam annem üzülür mü?”
“Babamın ailesi kötüyse babamın bir parçası da kötü mü?”
Çocuk bunları açıkça söylemeyebilir.
Ama içinde taşır.
Garip olan şuydu:
Eşim benim kuzenlerime, teyzelerime ve uzaktaki akrabalarıma karşı son derece nazikti.
Düğünlerine gider, hastalandıklarında arar, sosyal medyada fotoğraflarını hep beğenirdi.
Herkes onun ne kadar anlayışlı olduğunu düşünürdü.
Çünkü uzaktaki akrabalar tehdit değildi.
Günlük hayatımıza giremezlerdi.
Çocuğumuzla güçlü bir bağ kuramazlardı.
Bana sığınabileceğim yakın bir aile alanı oluşturamazlardı.
Asıl koparılması gerekenler annem, babam ve kardeşlerimdi.
Böylece bir gün biri:
“Bu adamı ailesinden uzaklaştırdın,” derse vereceği cevap hazırdı:
— Ben ailesine karşı olsam diğer akrabalarıyla da görüşmezdim.
Mesele güçlü bağları zayıflatmak, zararsız ve uzak bağları ise vitrin olarak korumaktı.
Elbette her baba tarafı masum değildir.
Gelini küçümseyen kayınvalideler, evliliğe karışan aileler, torunlar arasında ayrım yapan büyükler vardır.
Bazen uzaklaşmak gerçekten sağlıklı bir sınırdır.
Ancak sınır koymakla düşmanlaştırmak aynı şey değildir.
Bunu yapan bazen kadındır, bazen erkek.
Bazen bilinçli bir kontrol isteğidir.
Bazen kaybetme korkusudur.
Bazen kendi ailesinde sevilmemiş birinin, eşinin ailesindeki her ilişkiye kuşkuyla bakmasıdır.
Bazen de nesilden nesile aktarılan ve üzeri “Seni koruyorum” cümlesiyle örtülmüş bir yaradır.
Ama adı ne olursa olsun sonuç değişmez:
Eş yalnızlaşır.
Aile bağları zayıflar.
Çocuk, hiç tanımadığı insanlara karşı öfke duymayı öğrenir.
Ve bir gün yemek masasında babasına şu soruyu sorar:
— Baba, senin ailen neden hep kötü?
Belki de o anda sorulması gereken asıl soru şudur:
Gerçekten kötü oldukları için mi onları sevmiyor… yoksa onları tanımasına hiç izin verilmediği için mi?